Kayıtlar

Life is not a journey

Resim
Sabah 6.20'de Dimitri'nin öpücükleriyle uyanıyorum. Dimitri öpüşmeyi burnunu uzatarak öğrendi. Burun temasına, zımpara kağıdından diliyle yalamaya bayılıyor. Her sabah; Dimitri lütfen beni 7'de uyandır diyorum yüksek sesle. Anlasın diye heceliyorum hatta. 40 dakikaya, şu iki servis bir öğle yemeği arası ofiste geçen hayatımda haddinden fazla değer veriyorum. Çekik gözleri şaşkın şaşkın bakıyor. Tepinmek, koşuşturmak, su içmek, koltuğuna kıvrılmak, gözlerinin uykuya yenik düşmesi döngüsünde yaşayan birinin anlaması zor. Ben de onun dört duvar arası, pencereden gri binalara açılan dünyasında nelere katlandığını anlayamam. Kendimizce sıkıntılı ve çekilmez hayatlarımızda garip gelse de bizi bu öpüşmeler kurtarıyor. 6.20'de gözümü karanlığa açtığımda, 7.30'a kadar aydınlanmayacağını bilerek bu karanlığın, nereye gittiğimi soruyorum kendime. Geçenlerde arkadaşım bir video gönderdi. Life is not a journey 'di adı. Sonu sandığın gibi bir yere varmayacak diyord...

Sevgi Soysal ile ''Yürümek''

Resim
Tante Rosa dağınık odasında huzurla oturuyor Sevgi Soysal ile ''Tante Rosa'' kitabıyla tanıştım. Evini ikinci el eşyalarla dolduran Rosa'yı sevdim hemen. Rosa kendi halinde, utanmasız, pek tanımadığım birine benziyordu. Orta yaşlı bir akrabam olamayacak kadar ilgi çekiciydi benim için. Orta yaşlı kadınlar; iki çocuk, sona yaklaşılan ev kredileri, gömlek ütüsü, akşamdan kalan fasulyenin yanına pilav, meyve bıçağıyla getirilen elma demek benim için. Bunun dışına çıkmayı başaran kimse olmadı şimdiye kadar. Olsaydı benim de tante rosam olurdu muhtemelen. Bazen sever bazen kızar onu kimseye okutmadığım günlüklerime yazardım. Sevgi Soysal'ın, '' Tante Rosa'' dan sonra okuduğum ''Yürümek'' kitabında da aynı sıkıntıları görüp içinden atmak istediğini fark ediyorum. Ela ve Mehmet'in iki ayrı koldan ilerleyen hikayesinde Ela çoğumuzun çocuklukta karşılaştığı ayıp ve yasaklarla tanışıyor; iki vücudun 'ayıp' sınırlarınd...

Ekim Yağmurları

Resim
Ekim yağmurlarında tüm boş zamanım evde geçiyor. Hafta sonu olduğunda sokakları unutuyorum. Islak asfaltlar, şeffaf şemsiyelerle yokuş aşağı yürüyen insanlar yalnızca bir görüntü. Mutfağın yarı açık penceresinden ekim soğuğunu unutturmamaya çalışan bir esinti doluyor içeri. Dışarıda olmasam da hissediyorum.  Bu ay okulda matematik öğrenilen, ıslak teneffüs aralarında mont giymeden kantine koştuğumuz aydı. Hava erken kararır, kasvetli günü bir an önce sonlandırmaya çalışırdı. Sabahın yedisinde ürpererek, neden yatağımda kalıp istediğim kitapları okuyamadığımı düşünürdüm okula yürürken. Bu ay içimizi yalnızlık hüznünün kapladığı aydı. Yağmurlu rüzgarlar her geçen gün daha sert çarpardı yüzümüze bu hüznü. Bu ay odamda oturma isteğimin zirve yaptığı aydı. Isıtılmış ve ışıklandırılmış kapalı mekanlar insan dolup taşardı. Tiyatro salonunun olduğu gençlik merkezine giderdik ailecek. Sekizdeki oyun başlamadan çay içerdik ortadaki masalarda. O zaman az da olsa sevdiğim bir aydı bu....

Patti Smith

Resim
Bir haftadır Patti Smith yakın bir arkadaşım, ailemden biriymiş gibi yaşıyorum. Onun sevdiği şairlerle yatıp kalkıyorum. ''Horses'' dinliyorum bıkmadan. Gençliğini bana uzak bir dönemde yaşamış bir kadının yaşadığı her şeyi anladığımı sanıyorum onunla geçirdiğim vakitte. Yazı bu yüzden çok güçlü. Küçük bir odaya kapatıp yorulmadan, uyumadan bir bağ kurmayı mucizevi şekilde sağlayabiliyor. ''Çoluk Çocuk'' kitabından sonra punk rock kraliçesini, bu şair, müzisyen, özgür kadını, fotoğrafçı sevgilisi- arkadaşı- dostu Robert Mapplethorpe olmadan anmak zor. Robert Aids yüzünden ölmek üzereyken söz verdiği gibi hikayelerini yazmış bu kitapta. Robert'ı, onun da istediği gibi, eşcinsel, sado-mazo kalıplara sokmadan özgür ve yaratmaya aşık bir sanatçı olarak aşkla anlatmış. Belki ilk defa, tutkuların da ötesinde birlikte üretip yaratabilen, düştüğünde kaldıran, kaybolmuş gibi görünen ama asla kaybolmayan aşktan da öte bir bağ olduğuna inandım. Patti Sm...

''Sözcükler'' Jean- Paul Sartre

Resim
Jean Paul Sartre'ın hayatı, geçmişi, onu Sartre yaptığını düşündüğüm ne varsa hepsiyle büyük bir merak konusudur benim için. Bunda hem varoluşculuk felsefesine duyduğum ilginin hem de kitaplarından değişik bir haz almamın etkisi var.  ''Sözcükler''e bir kitap fuarında denk geldim. Sartre'ın kendi kaleminden çocukluğunu anlattığını söyledi standın başındaki adam. Ben bu kitabı nasıl atlamışım! Okumak için hızlıca eve koştum.  Sartre'ın çocukluğu Burada kitabı bilmişlikle eleştirmeye, analiz etmeye çalışmayacağım. Bunun zaten beni aşan bir çaba olacağının farkındayım. Sartre'ın felsefesine, hayatına ve eserlerinin özüne hala istediğim kadar yakınlaşamadım. Tekrar okumam, üzerine düşünüp yazmam gereken kitapları hala kitaplıktan bana bakıyor. Onun yazdıklarını bitirdikten sonra üzerine düşünüp bir şeyler karalamadıkça Sartre okudum demek çok zor.  ''Sözcükler''den aklımda kalanları sırf bu amaçla sıcağı sıcağına yazmak isti...

Ses ve Öfke- William Faulkner

Resim
Ses ve Öfke hep duyduğum bir türlü okumaya cesaret edemediğim bir kitaptı. Bilinç akışı tekniğiyle iyi anlaşabilmem zaten oldukça zaman aldı. Virginia Woolf  okuduktan sonra belki Ses ve Öfke'nin de zamanı gelmiştir dedim. Zor okunacak bir roman olduğunu bilerek başladım. Biraz daha rahat okumak için önceden araştırma yapmak iyi olur. En azından kitabın 4 bölüme ayrıldığı ve bu bölümlerden ilkinin, ailenin zihinsel engelli üyesi Benjy' nin hissettikleri ve kavrayabildikleri olduğunu bilmek işe yarayabilir.  En zor bölüm ilki çünkü. Elli sayfa sonra vazgeç sinyalleri yolluyor beyin. Anlaşılamayan bir hikaye, çözülemeyen karakterler, çok anlamsız görünen bir çaba var. B1 düzeyinde bilinen yabancı bir dilde okuma yapmak gibi. Kelimeler tanıdık ama bir bütün olarak bir şey ifade etmiyor. Kitap sondan başa yazılmış. Benjy'nin ağzından olan  ilk bölümde tüm hikayenin karmakarışık da olsa daha en başında  bize anlatıldığını kitap bittiğinde anlıyoruz. Sayıkla...

Deniz Feneri - Virginia Woolf

Resim
Virginia Woolf okuma denemelerime lisede başlamıştım. İlk yirmi sayfadan sonra yapamayıp bırakıyordum. ''Bilinçakışı tekniği'' nin bana uygun olmayan bir yazım biçimi olduğuna karar veriyordum her seferinde. Simone de Beauvoir hayranlığım artmaya başlayınca, bir sonraki okunacak yazar araştırmalarımda yeniden Woolf çıktı karşıma. Kitapçı raflarında hüzünle ve eksiksiz bekleyen Woolf eserleri beni üzüyordu. Beauvoir'ı kendi dilinden okuyup anlamanın verdiği cesaretle Woolf'un da üstesinden gelirim bu defa deyip Deniz Feneri kitabını aldım. İlk yirmi sayfa yine çetin geçti. Tüm kalıplarımı yıkmaya çalıştım. Kitabın zorluğu; karakterilerin fazlalığından ve hepsinin en küçük ayrıntısına kadar hissettiği- düşündüğü her şeyin, bir karakterden diğerine hangi ara geçildiğini anlamadan bize aktarılmasından kaynaklanıyor. Bilinç akışı tekniği tam da bu demek. Gerçek hayatta elde edemeyeceğimiz bir güç veriliyor bize ansızın. Sokakta kafamızdaki düşüncelerle yürürken...