Kayıtlar

YAZ

Resim
Kopenhag'da kış ne kadar kötüyse, yaz da bir o kadar büyüleyiciydi. Aradaki farkın derinliği beni hala şaşırtıyor. Depresyona girmemekle savaşır ve yapabileceğim her şeyden şüphe duyarken nasıl olup da baharla birlikte tüm hayallerimi gerçekleştirme arzusuyla dolmuştum.  Yukarıdaki gün Maria ve Kristine ile Christiana'daydık. Geçmişten, eski hayatımıza dair sevdiklerimizden ve sevmediklerimizden konuşmuştuk, hayatta olduğum için mutlu ve huzurlu olduğum bir andı. Hatta huzurdan da fazlası, kendimi oraya, konuştuklarımıza ait hissediyordum. Böyle bir insan olmak, böyle arkadaşlara sahip olmakla kendimi şanslı görüyordum.  Ufacık bir iki değişiklik ,insanı nasıl da neredeyse alıp uzaya fırlatmış kadar değiştiriyor. İçimizde gerçekleştirilmeyi bekleyen bir insan var, bunu hepimiz hissediyoruz. Bu mutlaka harika bir proje, herkes tarafından takdir edilecek bir iş olmayabilir. Bu çoğunlukla bir his bende. Eğer o tamamlandığım, her şeyin olması gerektiği gibi olduğu hissini kalbimde...

Ameliyat, korona ve diğer korkular

Bir çocuk yürüyor önümüzdeki parktan. Senin için bir hikaye yazmak istiyorum. Biliyorum ki kimse yazmamıştır. İlk olurum. Konarım gönlüne. Bencilce hayallere kapılıyorum. Herkes bilir böyle şeyleri. İnanmayan taraflarımın kafası karışmış, gözlerim bunca zaman etrafını gören katı, yargılayıcı gözler değil. Bildiklerimi unutmuşum. Bildiklerimi unutup yeniden öğrenmeye çalışıyorum. Böyle demiştim sana. Korkuya yer yok. İçim yine bildik köşelerine sığınmaya çalışıyor. Bunca zaman ezberlediklerime koşuyorum. Sana da sıralıyorum bir bir; aşk geçici, şimdi bizi ülkeden ülkeye, karlı bir şehirden fırtınalı bir nehre sürükleyen tutkular uçacak. İnanmıyorsun. İnanmaman hoşuma gidiyor. Bu tatlı oyuna kapılıp gitmek istiyorum. O an içimden gelen şeyleri söylüyorum sana. Ölümsüz olmamız gerekmez. Kısa ama güzel bir hayat yaşayalım birlikte. Ebediyette bu kadar arzulanacak ne var. Herkesin istediğinin tam aksini istiyorum seninle. Az ve öz, birlikteyken tamamen birlikte bir hayat. Yalnızlıkl...

Içedönükler için açık ofisler

Açık ofis kavramıyla tanışmam ilk ne zaman oldu bilmiyorum. Annem devlet dairesinde çalışıyordu, okul sırası gibi dizilmiş masalarda, nizam içinde, gürültüsü, telaşı eksik olmayan büyükçe bir alana onlarca kişi sığmıştı. Bu bilinçli düzen okul hayatımdan aklıma kazınmış olacak, hiç yadırgamıyordum. Arada bir küçük şaşkınlıklar yaşıyordum sadece. Oradan oraya seslenmelerin, daktilo faks gürültüsünün, susmayan telefonun arasında insan nasıl ciddi işler halleder aklım almıyordu. Okulda en azından sessizliği sağlamakla mükellef bir öğretmen vardı, annemin iş yerinin kaosu, susturulamazlığı garip geliyordu. Bir de zaman zaman, işlerin az olduğu dönem, masaaltında sürükleyici roman okuyan kadın sayısında artış olurdu. Onların bu gizli telaşı kalbimi kırardı biraz. İşi yokken başka masalara uğrayıp sohbet edebiliyorsa insan, kendi masasının üzerinde rahat rahat kitap da okuyabilmeli gibi gelirdi bana. Öyle anlarda, büyüyünce böyle bir iş ortamında çalışmayacağım diye düşünürdüm. Bunca telefon...

OSLO

Resim
Oslo  ile Kopenhag'ın çok benzer olduğuna dair bir inanç vardı bende nedense. Gelişmişlik düzeyi, İskandinavlık ve zenginlik sadece ismi farklı bir şehre gideceğimi düşündürmüştü. Geçirdiğim kısacık iki günde yokuş sokaklar, bisiklet yerine scooter'a binen insanlar, Kopenhag'ın sarışınlığına inat çok uluslu bir esmerlik ile karşılaştım. Kopenhag sokaklarında herkes ne kadar az önce defileden çıkmış gibi şık ve asilse, Oslo'dakiler ülkelerinden onları buraya taşıyan otobüsten az önce inmiş gibiydi. Bu çeşitlilik, dağınıklık, kimsenin kimseye benzememesi hoşuma gitti. Fark ettim ki ülkeme dönmediğim şu son on bir ayda bakış açım bir İskandinavınkinden çok kuzeyli olmuş. Karşıdan geçerken ışık beklemeyen Osloluları yadırgarken buldum kendimi.  Oslo  heykel işini ilerletmiş. Şehrin her yanında bir işle meşgul olan heykeller var.  Yine plan yapmadan ani bir kararla gittiğim için meşhur heykel parkı dışında nereye gidilir bilmiyordum. İki kısa günümü deli gibi haritadan ye...

Dret and Pepper

Birkaç gün önce Dret ve Pepper ile tanıştım. Dret 14 yaşında, uzun, yumuşak tüylü. Pepper sokak kendisi cinsinden, o da 14'ünde. İş arkadaşım çapraz masamdan, ''İnanmıyorum, tam sana göre bir şey buldum!'' diye bağırdı. Ben sormaya kalmadan anlatmaya başladı. Facebook'ta Kopenhag'da yaşayan Hollandalıların olduğu gruba üyeymiş. Kırklı yaşlarında bir çift, Nadya ve Joel, onlar tatildeyken bir hafta boyunca kedileri ile ilgilenebilecek birini arıyormuş. Benim kedi hasretim tüm ofisçe bilindiğinden, şirin kedi fotoğrafları, sokakta denk gelinen kedilerin videoları neredeyse her gün bana gönderiliyor. Bu defa ilk kez -apartmandaki kara kedi dışında- gerçek bir kedi ile yakınlaşma şansım doğdu. Hemen, ''ben yaparım, nereye gidilecekse giderim, lütfen beni söyle, ''dedim. O da çifte bekletmeden mesaj attı. Aylardır kedime hasret kaldığımı anlatıp sanırım bir de instagram profilimi paylaştı. Joel ile Nadya tanışmak için beni evlerine davet ettiler. ...

Çoksatan Okumak

Resim
Geçen sene böyle kitaplar okuyacaksın deseler inanmazdım. Benim edebiyattan saymadığım, aklımı zorlamayan, yalnız duygulara hitap eden kitaplar olduğunu düşünüyordum. Sonra bir arkadaş grubunun arasına düştüm, kitaplar elden ele dolanıyordu. Bir kere ucundan tutunca kapılıp gittim. Pişman da olmadım aslında, böyle duygularda sürüklenmeye ve bunlar üzerine düşünmeye ihtiyacım varmış. Son olarak Normal People'ı okudum, dizisiyle neredeyse aynıydı. Galiba ilk defa bir diziyi kitaptan daha çok beğendim. Kitaptaki basit anlatımı, kısa cümleleri sevsem de ikili arasında romantik bağı ve cinsel çekimi dizide daha iyi hissettim. Kitapta Marianne'ı daha az gösterişli canlandırmıştım, ama malum diziler güzel kadın üzerinden ilerlemek zorunda ki izleyiciyi çeksin. Dizideki Marianne bence çok duru bir güzellikteydi. O yüzden onu lisede çirkin bulmalarını, kendini de sürekli çirkin zannetmesini anlayamadım. Kitaptaki kız üniversiteye başladıktan sonra her anlamda dönüşüme uğruyordu ki bence...

Untamed (Evcilleşmemiş)

Resim
Bu sıralar kişisel gelişim kitabı sanıp önyargıyla yaklaştığım, karşılıklı otursak saatlerce dinleyebileceğim ve muhakkak her dediğine kafa sallayacağım bir kadının kitabını okuyorum: Untamed Bu kitabı tanıştığım andan itibaren cesaretine ve özgürlüğüne hayran kaldığım Fransız bir yazar arkadaşım önerdi. Önce ev arkadaşım okudu. İkisi hararetle tartışırken büyüsü bozulmasın diye dinlememeye çalıştım. İkisi de sevdiği için önyargım kırıldı, aşağı yukarı hepimizin konuşup durduğu şeyden bahsettiğini anladım: Başkalarını mutlu edeceğim diye uğraşmayı bırak. Bu cümlenin kendisi yazarın anlatmaya çalıştığını iyi ifade edemiyor bana göre, yüzeysel kalıyor.  Kitap otobiyografik. Bunları söyleyen kadın, kırk yaşında, üç çocuklu ve evliyken başka bir kadına aşık olduğunu fark etmesiyle radikal bir dönüşüm sürecine giriyor. Aslında fark ediyor ki heteroseksüellik, toplum standartlarına uygun bir aile kurması, evlenmesi ve çocuklarının mutluluğu için evliliğini sürdürülmesi ona öyle öğretildi...